CAM KÜRE

Yıllar önce, bir kentin kıyısında, herkesin birbirine kusursuz bir uyumla bağlandığı devasa bir cam küre yükselirdi. Bu kürenin içinde yaşayanlar için “hayır” kelimesi çoktan sözlükten silinmişti. Herkes birbirinin gülümsemesine uyum sağlıyor, herkes aynı ritimle yürüyor ve aynı düşünceleri onaylıyordu. Bu, mutlak bir huzur gibi görünse de aslında sessiz bir çürümenin başlangıcıydı. Kimse kimseyi kırmıyor, ama kimse kimseye yeni bir kapı da açmıyordu.

Meydandaki büyük bahçeyle ilgilenen yaşlı adam, bir sabah elindeki budama makasını yere bıraktı. Etrafını saran o pürüzsüz uyuma baktı. İnsanlar, sırf düzen bozulmasın diye içlerindeki asıl renkleri siyah bir örtüyle gizlemişlerdi. Kötüye, çirkine, haksızlığa “hayır” dememek için iyinin ne olduğunu unutmuş bir kalabalık vardı karşısında. Çünkü bir şeye “hayır” demeyen insanın, “evet” dediği şeyin de bir kıymeti kalmıyordu.

Yaşlı bahçıvan, bahçenin tam ortasındaki en görkemli ama meyve vermeyen ağacı kökünden sökmeye karar verdi. Çevresindekiler dehşet içinde toplandılar.

“Neden?” diye sordular, “O ağaç yıllardır burada, düzene ne güzel uyum sağlıyor.”

Bahçıvan doğruldu ve kalabalığa baktı:

“Bu ağaç, sadece yer kaplıyor. Güneşi engelliyor, altındaki küçük fidanların büyümesine izin vermiyor. O iyi görünüyor olabilir ama çevresindeki yaşamı öldürüyor. Ben bugün bu sahte güzelliğe ‘hayır’ diyorum.”

O gün bahçede büyük bir karmaşa çıktı. Bahçıvanı düzeni bozmakla suçladılar. Ancak o, sökülen ağacın yerine toprağı havalandırdı, yabani otları temizledi ve sadece birbirini besleyen bitkileri yan yana dikti. Aradan mevsimler geçtiğinde, bahçıvanın kurduğu o küçük ekosistem, devasa cam kürenin içindeki her şeyden daha canlı ve gerçek bir hale geldi. Orada çiçekler birbirine benzemiyordu; biri dikendi, diğeri narin bir yaprak. Ama hepsi, hayatta kalmak için neye sırt çevireceklerini bilerek bir araya gelmişlerdi.

Sonunda insanlar şunu fark etmeye başladı:

Gerçek bir uyum, her şeye boyun eğmek değil; neyi dışarıda bırakacağını seçmektir.

Kötüye, sığ olana, sadece kalabalığa yaranmak için söylenmiş yalanlara “hayır” diyemeyen bir toplum, iyilikle uyumlu bir dünya kuramazdı. Uyum, bir tasarım işiydi ve bu tasarımın en önemli parçası, o pürüzsüz yüzeyde açılacak cesur bir çatlaktı. Altın bir nakıştı o çatlağı dolduracak olan.

Bahçıvanın diktiği yeni fidanlar çiçek açtığında, cam kürenin içindekiler artık sadece birbirlerine bakmıyorlardı; ilk kez, dışarıdaki fırtınaya karşı neden direnmeleri gerektiğini ve hangi fırtınayla dans edeceklerini anlamışlardı.

Kendi içlerindeki “hayır”ları keşfettikçe, kurdukları “evet”ler ilk kez anlam kazanmaya başladı.

Peki biz, bugün neye uyum sağlıyoruz? Yan yana durduğumuz insanlar, kimliğimizi mi besliyor yoksa bizi sadece aynı renge mi boyuyor?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading spinner