“Bitti.”
4 yıllık bir ilişki. Bir kısa mesajla bitmişti. Ayşe için hiçbir mesaj bu kadar kısa olmamıştı. Ve canını yakmamıştı.
Başı dönmeye, midesi bulanmaya başladı. Kendini koltuğa bırakıverdi.
Mezuniyet töreni için ailesi memleketten gelmişti. “Ailemle tanıştırırım artık.” diye düşünmüştü. Belki de yüzükle gelirdi. En kötü ihtimal elinde bir çiçekle. Gözü telefonda bekledi. Kimse gelmedi, o mesajdan başka.
“Kızımmm!”
Annesi, babası koşarak sahneye geldiler. Ayşe’nin kendisini toparlaması için uğraştılar. Büyük bir sevinçle gelmişlerdi oysa.
Kızlarının heyecanına ortak olacaklardı. Şimdi korku, endişe, üzüntüden başka bir hisse yer kalmamıştı.
Eşyalarını hızlıca toparladılar ve Ayşe’yi de alıp memleketteki köy evine döndüler. Yol boyunca kimsenin ağzını bıçak açmadı.
Ayşe ve Emre 1. sınıfta tanıştılar. Kısa sürede birbirlerine ısınıp sevgili oldular. Herkesin hayranlıkla izlediği bir çifttiler. Nasıl olmasınlar? Emre öyle romantikti ki… Her gün sürprizler, jestlerle Ayşe’nin ayaklarını yerden kesti. Ama her abartılı ilgi gibi çabuk bitti. Emre zamanla daha az arar, daha az görüşmek ister oldu. Ayşe de başta gördüğü ilgiyi yeniden elde etmek için daha çok arayıp sormaya başladı. Bitmek bilmeyen kavgalar, sürekli ayrılıp barışmalar rutin haline geldi. Ayşe de tek başına bu ilişkiyi ayakta tutmak için çabalamaktan yorgun düştü. Çünkü çok büyük aşk yaşadıklarına inanıyordu. Yeniden ilk günlerdeki gibi olacaklardı, biliyordu. Bu geçici bir süreçti. Ama geçmedi. 3,5 yıl boyunca neredeyse her gün kalbi başka bir yerinden kırıldı.
Şimdi mezun oluyordu işte. Emre’yi tanıyordu, asla onu bırakmazdı. Gelir ailesiyle tanışır, ciddi olduğunu herkese ispatlardı. Ama bu esnada Ayşe’nin Emre’den haberi bile yoktu. Emre gelmediği gibi, o malum mesajı gönderdi.
Yağmurun cama vuran damlaları. Gök gürültüsünün kulakları sağır eden sesi. Yaz gününde hırka giyecek kadar üşüten bir serinlik. Gözlerinden süzülen yaşlar… Ayşe için her geçen gün birbirinin aynısı gibiydi. Bugün günlerden ne? Saat kaç? Aylardan hangi ay? Hava nasıl? Hepsi anlamını yitirmişti bu yayladaki köy evinde.
Telefon evde çekmiyordu ve internet gidip geliyordu. Elektrik de anlaşmışçasına arada bir gidip geliyordu. Suyun bile hangi gün kesileceği belli olmuyordu.
Yapacak hiçbir şeyi yoktu. “Eğlenmek” kelimesi Ayşe için sözlükten kalkmıştı. Onun yerine “can sıkıntısı” tüm vücudunda geziyordu. Bazen burnunun direklerini acı içinde sızlatıyordu. Bazen nefesini kesiyor, bazen omuzlarına fil olup oturuyordu. Bazı günler kalbini hiç geçmeyecekmişçesine sıkıştırıyordu.
Günlerdir yatağından çıkmıyordu. Bir an pencereden dışarı baktı. Yine yağmur yağacaktı belliydi renginden. Gökyüzünde bulutlar adeta dans ediyordu. Mavinin ve grinin her tonu. Öyle güzeldiler ki, Ayşe gökyüzünü izlemeye daldı ve sonra bahçeye çıktı.
Yağmurdan sonra toprağın kokusunu içine çekti. Annesi fide dikiyordu, gidip yanına oturdu.
Önce sadece izledi, sonra yardım etmeye başladı.
Birkaç gün sonra eski sandıkta dedesinden kalma marangoz aletlerini buldu. Kırık bir tabureyi tamir etmeye çalıştı. Olmadı tekrar tekrar denedi. Sonra küçük bir raf yaptı. Arkasından kuşlar için yemlik… Derken bahçedeki eski çiçeklikleri yeniledi.
Bir gün annesi,
“Uzun zamandır seni ilk kez bu kadar sessiz ama huzurlu görüyorum.” dedi.
Ayşe o zaman fark etti.
Can sıkıntısı artık canını sıkmıyordu, onu hareket ettiriyordu.
Şehirdeyken canı sıkılmasın diye sürekli bir şeylerle meşguldü.
Telefon…
Sosyal medya…
Kafeler…
Diziler…
Mesajlar…
Sürekli bir uyarıcı…
Oysa hiçbirinde gerçekten düşünememişti. İnsan zihni sürekli oyalanınca sadece tüketiyor, ama üretemiyordu. Can sıkıntısı ise zihni önce boşaltıyor, sonra dolduruyordu.
Boş kalan zihin etrafını görmeye başlıyordu artık. Görebilen insan merak ediyor, merak eden araştırıyordu.
Araştıran öğreniyor, öğrenen ise üretmeye başlıyor. Önce değişiyor sonra da dönüşüyordu.
İnsan çoğu zaman can sıkıntısını düşmanı zanneder.
Oysa can sıkıntısı, zihnin “Artık yeni bir şey üretme zamanı geldi.” deme biçimidir.
Bir yanıt yazın