Son 750m. Tabelaya bakarak son bir gazla adımlarını hızlandırmıştı. Yaklaşık 1 saattir yürüyüş parkurunda yürüyordu. Yürüyüş, Yağmur için bir çeşit zihnini boşaltma biçimiydi. Tüm düşüncelerini, tüm ilişkilerini masaya yatırır, uzun uzun düşünürdü. Son zamanlarda aklını kurcalayan bir meseleyi tartışıyordu şimdide zihninde…
“Sınırlar.”
Yağmur her zaman sıcak kanlı bir insan olmuştu. Her gördüğüyle kaynaşır, onu hemen hayatına alırdı.
Son zamanlarda bu davranışının artık yanlış olduğunu düşünüyordu. Çünkü ilişkilerinde zarar görüyordu. Kimseyi mutsuz etmemek, üzmemek için verdiği tavizler günün sonunda onu mutsuz ediyordu.
Yeni kararlar almıştı hayatında, artık insanlarla öyle hemen kaynaşmayacaktı. Sınırları olmalıydı. Evet, evet kesinlikle sınırları olmalıydı.
Tıpkı bir evin bahçe çitlerinin olduğu gibi, o da ilişkilerinde sınırlar koymalı, kendini korumalıydı. Artık son zamanlarda bunun kararını almıştı. Ve sevgilisi Ahmet’in, en yakın arkadaşı Buse’nin üzerinde bu kararını uyguluyordu. Artık onlarla çok sık görüşmüyor, telefonlarına cevap vermiyor ve mesajlarına geç dönüyordu.
Ama sorarsanız hiç mutlu değildi bu durumdan Yağmur. Tadı tuzu kaçmış, iyice keyifsizleşmişti. Canı çok sıkılıyordu ama bunu yapmaya mecbur kaldığını düşünüyordu. Çünkü artık Ahmet’in de Buse’nin de ona iyi gelmediği açıktı.
Ondan bir şey istediklerinde hayır diyemiyordu Yağmur. Öyle bir butonu yoktu, hayatın ona bu özelliği vermediğini düşünüyordu. Her istediklerini yapıyor, yapacak bir sürü işi olmasına rağmen gel dedikleri an gidiyordu. Kendinden taviz verdiği için de mutsuz oluyordu günün sonunda.
Evet, evet kesinlikle doğru karar almıştı. İlişkilerinde sınırlar olmalıydı. Tıpkı bahçe çitlerinin bahçeyi koruduğu gibi o da ilişkilerinde sınırlar çizmeliydi, o sınırlar onu koruyacaktı.
Ama onun bahçesinin çiti daha çok şehir surlarına benzemişti. Bahçe çiti öreceğim derken şehir surları örmüştü ilişkilerine. Ve o surun arkasında tek başına kalmıştı. Kalbinin yavaş yavaş katılaştığını hissediyordu.

Sıkıntıyla başını gökyüzüne çevirdi.
Yok muydu bunun doğrusu? İlişkilerinde nasıl zarar görmeyeceği sınırlar çizebilir, nasıl taviz vermekten sakınabilirdi? Hem sıcak bir ilişki kurmanın hem de zarar görmemenin bir yolu yok muydu?
O sırada gözüne gökyüzüne desenler çizen ağaç dalları takıldı. Çok güzel gözüküyorlardı. Birbirleriyle bir uyum içinde dans ediyorlardı sanki. Hem de hiçbirinin dalı diğerine değmiyordu. Sınırlarını koruyorlardı adeta.

Yavaşça bakışlarını aşağı indirdi. Kafasında bir şimşek çakmıştı. Ağaçlar ona doğrusunu fısıldıyordu işte!
Birbirleriyle hem çok yakın hem sınırları olan ilişkiler kuruyorlardı. Dallar birbirine çok yakındı. Ama birbirlerinin alanına girip, dalına değip birbirlerini çürütmüyorlardı.
Bir ağaçtan ilişki tavsiyesi alacağı aklına gelmezdi. Ama olmuştu işte. O da ilişkilerinde aynen böyle yapmalıydı. Hem sınırlarını koruyan hem de diğerleriyle uyumlu olan. Hem kendi olduğu gibi samimi, sıcak kanlı hem de kendini koruyabilecek sınırları olan…
Mutlulukla parkur çıkışına doğru yürüdü, artık aradığı cevabı bulmuştu…
İnsan ilişkilerinde sınır koyamadığında zarar görür.
Tıpkı bir evin bahçe çitlerinin evi koruduğu gibi, insanın da ilişkilerinde koyduğu sınırlar onu korur. Ama insan yanılıp bazen bu sınırları büyük şehir surlarına çevirebilir. Böyle olduğunda da tek başına kalır, yalnızlaşır. Oysa hayatta sınırların bir kıvamı vardır. Hem uyum içinde hem de sınırları olan bir ilişki bizi koruduğu gibi ilişkilerimizi de sağlamlaştırıp, yeşertir.
“Ağaçların Nasihatı” için 2 yanıt
-
Sınır koyabilmek ya da koyamamak, işte bütün mesele bu:)
-
ne kadar da haklı bir yazı.
doğa gibi olamadık
öğrenecek ne çok şey var
Bir yanıt yazın