
İKİ KİŞİLİK KAYIK
Evliliklerinin ilk yıllarında her şeyi birlikte yaparlardı. Markete beraber gider, sofrayı beraber kurar, hafta sonunu beraber planlarlardı. Birinin işi uzadığında diğeri yetişirdi. Sonra hayat hızlandı, işler, çocuklar, faturalar, aileler, sorumluluklar…
Zeynep daha hızlıydı.
“Sen bırak, ben yaparım.”
Bu cümleyi ilk söylediğinde gerçekten yardım etmek istemişti. Eşi yorulmasın diye faturaları o takip etmeye başladı. Tatilleri o planladı. Çocukların okul işlerini o üstlendi. Aile ziyaretlerini o ayarladı. Evde bir şey bozulduğunda ustayı o aradı. Eşi bir şeyi unuttuğunda hatırlattı, yapmadığında yaptı ya da geciktirdiğinde tamamladı.
Hatta aralarında bir problem olduğunda konuşmayı başlatan da çoğunlukla Zeynep’ti. Başlangıçta kendisini güçlü hissediyordu.
“Ben hallederim.”
Gerçekten de hallediyordu, fakat fark etmediği bir şey vardı: O güçlendikçe evlilikleri güçlenmiyordu. Eşi yavaş yavaş kenara çekiliyordu. Bir akşam sofrayı toplarken sinirlendi.
“Bu evde her şeyi neden ben düşünüyorum?”
Eşi şaşırdı.
“Bana söyleseydin yardım ederdim.”
İşte Zeynep’i asıl öfkelendiren cümle buydu.
“Ben sana ne yapacağını da mı söyleyeceğim?”
O gece tartıştılar.
Zeynep yıllardır taşıdığı ne varsa masaya döktü.
Eşi uzun süre sustu.
Sonra beklemediği bir şey söyledi:
“Sen bana uzun zamandır ihtiyaç bırakmıyorsun ki.”
Zeynep durdu.
“Ne demek bu?”
“Bir şeyi yapmaya kalkıyorum, yavaş buluyorsun. Unutursam sen yapıyorsun. Yanlış yaparsam düzeltiyorsun. Sonunda ben de nasıl olsa sen yaparsın demeye başladım.”
Bu söz canını acıttı. Çünkü ikisi de haklıydı. Zeynep çok yük almıştı. Eşi ise o yükün altında değil, yükün dışında kalmıştı.
Bir insan sürekli taşıdığında yoruluyordu. Diğeri sürekli taşındığında tembelleşiyordu.
Daha kötüsü, zamanla birbirlerinin gözündeki değerleri değişiyordu. Zeynep eşini yetersiz bulmaya başlamıştı. Eşi ise kendisini gereksiz hissetmeye.
Oysa evlilik, bir kişinin diğerini sırtına alıp hedefe götürmesi değildi. İki kişinin aynı kayığa binmesiydi. Bir kayıkta tek kişi sürekli kürek çekerse önce yorulur. Sonra karşısında oturana öfkelenir. Karşısındaki ise kürek çekmeyi unutur. Üstelik kayık da düz gitmez.
Ertesi hafta küçük bir karar aldılar. Zeynep bazı işleri bıraktı. Eşi bazılarını tamamen üstlendi. İlk günlerde aksadı, bir fatura geç ödendi veya bir randevu unutuldu. Bazen marketten yanlış deterjan geldi.
Zeynep’in içinden defalarca “Ver, ben yapayım,” demek geçti, ama demedi.
Çünkü bir insanın sorumluluk almasını istiyorsak, bazen onun sorumluluğunun sonuçlarını yaşamasına da izin vermek gerekir.
Zamanla ilginç bir şey oldu, Eşi yeniden küreğe uzandı. Plan yapmaya, düşünmeye, hatırlamaya başladı. Zeynep de biraz geriye yaslanmayı öğrendi. Kayık hızlanmadı belki ama artık düz gidiyordu.
Çünkü ilişkilerde denge, her işi yarı yarıya bölmek değildir.
Bazen biri yüzde yetmiş taşır, diğeri otuz.
Başka bir gün oran tersine döner.
Asıl mesele, birinin sürekli taşıyan, diğerinin sürekli taşınan kişiye dönüşmemesidir.
Çünkü sevdiğimiz insanın bütün yükünü almak ilk bakışta sevgi gibi görünebilir.
Ama uzun sürdüğünde iki kişiye de zarar verebilir:
Birini tüketirken diğerini işlevsizleştirir.
Belki de evlilikte sorulması gereken soru,
“Hangimiz daha çok şey yapıyor?” değildir.
Asıl soru şudur:
“İkimiz de hâlâ bu kayığın küreklerini çekiyor muyuz?”
Bu yazı sana nasıl hissettirdi?
Tek tepki seçebilirsin. Başkasına basınca değişir, aynısına basınca geri alınır.
Toplam 1 tepki
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yapın.
