
SAPANIN GERİYE ÇEKİLDİĞİ YER
Elinde kahvesiyle pencerenin önünde duruyordu. Bir kolunu göğsünde kıvırmış, kahveyi tuttuğu dirseğini eliyle desteklemişti. Sırtı dikti ve yüzünde, insanın kendisiyle kavga etmeyi bıraktıktan sonra kazandığı sakin bir tebessüm vardı.
“Vay be…” dedi usulca.
“Nereden nereye…”
İki yıl değil, sanki bir ömür çalışmıştı.
Uykusuz geceler, şekersiz kahveler, makaleler, kitaplar, sınavlar… Herkes uyurken masa lambasının aydınlattığı küçücük dünyasında sabaha kadar çalıştığı geceleri hatırladı.
Arkadaşlarından mesajlar gelirdi:
“Geliyor musun?”
“Bu akşam çıkıyoruz.”
“Bir kahveden ne olacak?”
O da gitmek isterdi, hem de çok. Fakat telefonunu ters çevirir, kitabına dönerdi. En zor olanı ders çalışmak değildi aslında. İnsanın yapabileceği hâlde bazı şeyleri yapmamayı seçmesiydi.
Babaannesi bunu fark etmişti. Bir gün ona bahçede sapan göstermişti.
“Bak kızım,” demişti, lastiği geriye çekerek, “sakınmak kaçmak değildir.”
Sonra taşı bırakmıştı ve taş hızla ileri fırlamıştı.
“Bazen ileri gidebilmek için kendi isteğinle geride duracaksın. Sapanın taşı ne kadar geriye çekilirse o kadar uzağa gider.”
Bu söz aklına kazınmıştı.
Yıllar sonra arkadaşları doğum gününde üzerine “Yeterince sakınmadan başarı elde edemezsin.” yazan bir kahve kupası yaptırmışlardı.
Şimdi o kupa içinde kahvesiyle elindeydi. O günlerde en çok can sıkıntısıyla mücadele etmişti. Eğlencelerden uzak durmuş, sosyal medyayı kapatmış, alışveriş merkezlerinde dolaşmak yerine kütüphanelerde saatler geçirmişti. Fakat tuhaf bir şey olmuştu. Hayatındaki gürültü azaldıkça zihnindeki sorular çoğalmıştı.
“Neden?”
“Başka türlü yapılabilir mi?”
“Bu yöntem neden işe yaramıyor?”
“Daha iyisi mümkün mü?”
Canı sıkıldıkça merak etmişti, merak ettikçe okumuştu. Okudukça yeni sorular sormuştu.
O sorular onu önce tıp fakültesine, sonra cerrahiye, ardından kimsenin cesaret edemediği ameliyatlara götürmüştü. Bugün dünyanın farklı ülkelerinden hastaların geldiği tanınmış bir cerrahtı. Ama başarısını yalnızca çalışmasına borçlu olmadığını biliyordu. Biraz da vazgeçtiklerine borçluydu. Her şeye aynı anda sahip olmaya çalışsaydı belki hiçbir şeyde derinleşemeyecekti.
Kahvesinden bir yudum aldı.
Tam o sırada kapı çaldı.
“Buyurun.”
Kapı açıldı.
Karşısındaki kişiyi görünce birkaç saniye konuşamadı.
Sonra ikisi birden kahkahaya boğuldu.
“Ah benim can sıkıntımın ilacı!” dedi eski arkadaşı. “Her şeye burnumuzu sokup merak ettiğimiz günlerin hatırına… Doğum günün kutlu olsun!”
Elinde küçük bir pasta vardı.
Gözleri doldu.
“Sen benim şükür sebeplerimden birisin, biliyorsun değil mi?”
Arkadaşı sarıldı.
“Biliyorum profesör hanım. Ama bugün makale yok.”
Kahvesini masaya bıraktı, önlüğünü çıkardı. Yıllarca geri çektiği sapanın taşı çok uzağa gitmişti.
Ama insanın bütün hayatı ileri fırlamaktan ibaret değildi.
Bazen durmak, bazen eğlenmek, bazen de sevdiğin biriyle amaçsızca yürümek gerekiyordu.
“Pastayı unutma,” dedi gülerek.
Ofisten birlikte çıktılar.
Çünkü o artık başka bir şeyi daha öğrenmişti:
Başarı, hayattan sonsuza kadar vazgeçmek değil; ne zaman sakınacağını, ne zaman çalışacağını ve ne zaman yeniden hayata karışacağını bilmektir.
Bu yazı sana nasıl hissettirdi?
Tek tepki seçebilirsin. Başkasına basınca değişir, aynısına basınca geri alınır.
İlk tepkiyi sen bırak.
Yorumlar (1)
Işılay C. dedi ki
3 Ekim 2026İnsanın şu hayattaki en büyük sorunlarından biri bir şeyi sürekli yapmak. En büyük İlüzyonu da sürekliliğe ulaştığında o işi başardığını düşünmek. Neyi neden yaptığını bilmediğin sürece insanın yaptığı çoğu şey boşa gidiyor… Emeklerinize sağlık, çok iyi geldi…
