ARAMIZ NASIL?

Televizyonların siyah beyaz ekranlardan renkli ekranlara geçtiği yıllardı. Evlerde adeta küçük bir bayram havası yaşanırdı. Yeni alınan renkli televizyon sadece bir eşya değil, mahallenin ortak heyecanıydı. Akşam olduğunda komşular ellerinde kekleri, pastaları, çayları ve yeni öğrendikleri tariflerle televizyonu olan eve toplanırlardı. Lambalar söndürülür, herkes sessizce yerine oturur, ev bir anda küçük bir sinema salonuna dönüşürdü.

O günlerde televizyon sadece dizi izlemek için değil, insanları bir araya getiren güçlü bir bahaneydi.

Kadınlar ise mutfaktaki marifetlerini sergilerdi. Tarifler paylaşılırdı ama işin en önemli kısmı çoğu zaman söylenmezdi. Küçücük bir püf noktası gizli tutulurdu. Tarifi ertesi gün deneyen kişi aynı lezzeti yakalayamaz, “Ben nerede yanlış yaptım?” diye tekrar tekrar denerdi.

İlk denemede olmazdı.

İkincide de…

Belki onuncuda bile…

Ama vazgeçmezdi.

Tam pes edecekken içinden bir ses yükselirdi:

“Bir kez daha dene… Mutlaka eksik olan küçücük bir ayrıntı vardır.”

İşte o eksik ayrıntı bulunduğunda yalnızca güzel bir kek yapılmış olmazdı. Sabır öğrenilmiş, emek verilmiş ve başarının tadı alınmış olurdu. O küçücük püf noktası, aslında insanın kendini geliştirme yolculuğunun da en kıymetli parçasıydı.

Sonra zaman değişti.

Renkli televizyonların ardından çok kanallı hayat başladı. Her kanalda farklı programlar, farklı konular, farklı insanlar vardı. İzlediği program sıkarsa hemen diğerine geçiliyordu. Beğenmediği konuğu değiştirmek yalnızca kumandadaki bir tuşa bakıyordu.

Can sıkıntısı yavaş yavaş hayatımızdan çıkmaya başladı.

Bir süre sonra internet geldi.

Ardından sosyal medya…

Eskiden günlerce uğraşarak öğrenilen tarifler artık birkaç dakikalık videolara sığdı. Biri anlatmazsa diğeri anlatıyor, bütün püf noktaları tek tek gösteriliyordu. Puf puf kabaran poğaçaların, mis gibi kokan keklerin, dağılmayan sarmaların sırları artık cebimizdeydi.

Eskiden özenle tarif defterlerine yazılan bilgiler şimdi tek bir dokunuşla ulaşılabilecek kadar yakındı.

Bilgi çoğalmıştı.

Ulaşmak kolaylaşmıştı.

Fakat ilginç bir şey de olmuştu.

Eskiden tarifi tutturamamanın verdiği can sıkıntısı ve azim vardı. Şimdi ise telefonda kayıtlı yüzlerce tarif var ama “Bir gün yaparım.” diye bekliyorlar. Bilgi elimizin altında olmasına rağmen çoğu zaman harekete geçmiyoruz.

Çünkü insanı harekete geçiren yalnızca bilgi değildir.

Bazen eksikliktir.

Bazen meraktır.

Bazen de can sıkıntısıdır.

İnsan canı sıkıldığında zihni çalışmaya başlar. Kendine sorular sorar.

“Ne yapsam?”

“Nasıl daha iyi yapabilirim?”

“Başka ne öğrenebilirim?”

İşte bu sorular gelişimin ilk adımıdır.

Can sıkıntısı, motorun çalışmasını sağlayan ilk kıvılcım gibidir. İçimizdeki hareket enerjisini ateşler. Yeni bir beceri öğrenmeye, yeni bir kitap okumaya, yeni bir fikir üretmeye ya da uzun zamandır ertelediğimiz işe başlamaya çoğu zaman o rahatsızlık hissi vesile olur.

Bugün ise tam canımız sıkılacakken elimiz telefona gidiyor. Sürekli bir şeylerle oyalanıyoruz. Oysa oyalanmak ile dinlenmek aynı şey değildir. Sürekli dikkat dağıtan içeriklerin arasında dolaşırken zihnimiz düşünmeye fırsat bulamıyor.

Oysa keşifler sessizlikte doğar.

Marifetler sabırla gelişir.

Can sıkıntısından sürekli kaçan insan, aslında kendini geliştireceği kapıların önünden de geçip gider. Yeni limanlara yelken açamaz. Yeni tarifleri öğrenemez. Hep aynı yerde dolaşır durur.

Bir yapbozun tek parçası küçüktür ama eksik olduğunda bütün resim yarım kalır. Bir geminin motorundaki küçücük bir cıvata önemsiz görünür; fakat yerinde olmadığında devasa gemi hareket edemez.

İnsan da böyledir.

Küçük görünen bazı duygular hayatın yönünü değiştirir.

Can sıkıntısı da bunlardan biridir.

Çünkü canı hiç sıkılmayan insan çoğu zaman kendini sorgulamaz. Daha iyisini aramaz. Yeni beceriler edinmez. Kendine yeni değerler katamaz. Böylece farkında olmadan aynı yerde kalır.

Zamanla, kendini sürekli oyalayan ama kendisiyle hiç baş başa kalamayan insanlar çoğalır. Dışarıdan bakıldığında meşguldürler; fakat iç dünyalarında uzun zamandır yeni hiçbir şey inşa etmemişlerdir.

Hayat geçer…

Günler birbirini kovalar…

Yıllar sessizce akıp gider.

Sonra insan dönüp geriye baktığında, aslında en büyük kaybının zaman değil; değerlendiremediği fırsatlar olduğunu fark eder.

“On parmağında on marifet var.” denilen insanları farklı yapan şey, can sıkıntısından kaçmaları değil; onu yeni becerilere, yeni keşiflere ve yeni başarılara dönüştürebilmeleridir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Loading spinner