Akşamın sessizliğinde televizyonun karşısına oturmuştu. Günlerdir içini kemiren bazı kırgınlıklar vardı. İnsan bazen yaşadığı olayları çözemez. Ne konuşacak gücü bulur ne de susunca rahatlar. Düşüncelerinden kaçmak için bir film açtı.
Filmde yılların dövüşçüsü olan bir adam vardı. Yeraltındaki bir dövüşe çıkıyordu. Rakibi onu görünce geri çekildi. Yüzündeki eski izler, daha önce neler yaşadığını anlatmaya yetmişti. Dövüş daha başlamadan öylece bitti.
Fakat asıl sınav ringden çıktıktan sonra başladı.
Kaybettiği paraya öfkelenen bir bahisçi, dövüşçüyü bıçakladı. Bıçak karnına saplanmıştı. Adam hiç telaşlanmadı. Bıçağı çıkardı, yarasını sardı ve yürümeye devam etti.
İlerleyen sahnelerde doktor onu görünce hemen müdahale etmek istedi.
“Bu yarayı dikmem gerekiyor.”
Dövüşçü başını iki yana salladı.
“Hayır,” dedi. “Bu yara benim hatam, bedelini ödemem gerek.”
Televizyonu kapattı, o cümle zihninde yankılanıp duruyordu.
Birden fark etti ki hayatın en büyük başarısı, yaraları iyileştirmek değil, insanı yaralayacak yanlışlardan sakınabilmekti.
Çünkü her yara iyileşirdi. Zaman geçer, acı diner, izler silikleşirdi. Ama hiçbir akıllı insan, “Nasıl olsa iyileşirim.” diyerek elini ateşe uzatmazdı.
İlişkiler de bunun gibiydi.
Bir insan, öfkelendiği anda kırıcı söz söylemekten kendini koruyabilirdi. Gururuna yenilip sevdiğini incitmekten sakınabilirdi. Kendisini değersiz hissettiren insanların yanında kalmamayı seçebilirdi. Kırılacağını bile bile aynı yanlışın içine tekrar yürümeyebilirdi.
Çünkü gerçek, yaraları sarmakta değil; yaralanacağını gördüğü yoldan geri dönebilmekteydi.
Bir evlilik, tek bir ağır sözle yara alabilirdi. Bir dostluk, ihmal yüzünden sessizce tükenebilirdi. Bir aile, yıllarca söylenmeyen küçük kırgınlıkların yükü altında uzaklaşabilirdi. Bunların hepsi sonradan tamir edilebilirdi belki. Özür dilenirdi, affedilirdi, yeniden başlanırdı.
Ama en güzeli, o yarayı hiç açmamaktı.
İnsan bazen yanlış insanları seçerek, bazen öfkesini kontrol etmeyerek, bazen de kendi değerini unutarak kendine zarar verirdi. Sonra da yaralarını başkalarının sarmasını beklerdi.
Oysa insanın ilk görevi, kendini korumaktı.
Yanlış seçimlerden sakınmak…
Kalbi yaralayacak alışkanlıklardan uzak durmak…
Sevdiği insanları incitecek davranışları fark edip vazgeçmek…
Kendisini değersizleştiren ortamlardan çekilmek…
Çünkü insan, kendini koruyabildiği kadar huzurlu yaşayabiliyordu.
Elbette hayat boyunca herkes yara alacaktı. Hiç kimsenin yolu tamamen pürüzsüz değildi. Bazen ayrılıklar olacaktı, bazen kayıplar, bazen pişmanlıklar…
Fakat her yaşanan olay insana aynı dersi fısıldıyordu:
Yaraların iyileşeceğine güvenmek güzeldir; ama daha güzeli, seni yaralayacak seçimlerden sakınmaktır. Kendini koruyabilmek, yanlış adımı atmadan önce durabilmek ve gönlünü emanet edeceği insanları doğru seçebilmek bir ustalıktır.
İnsan hayatı boyunca birçok yara alabilir. Ama huzur, yaraları sarmayı öğrenenlerin değil; önce yaralamamaya ve yaralanmamaya özen gösterenlerin misafiri olur.
“HER YARA İYİLEŞİR” için bir yanıt
-
Müthiş bir yazı olmuş. Öyle ki okurkrn direkt kendimden çok parça buldum. Ömrümüz yaptığımız yanlışların bedelini ödemekle geçiyor. Oysa yolun başında emniyet kemerimizi sıkıca bağlarsak kaza yapma olasılığımıza da azaltmış oluruz. Çok güzel bir ders oldu bana. Teşekkür ederimmm.
Bir yanıt yazın