Yaz sonuna yaklaşılırken, altın sarısı başaklar rüzgârla birlikte usulca salınıyordu. Herkes hasadı bekliyordu. Fakat tarlanın kenarında yaşayan küçücük bir karınca, her gün aynı buğday başağının yanına uğruyor, onu dikkatle izliyordu.
Bir sabah buğday, karıncaya seslendi:
“Her gün gelip bana bakıyorsun. Yoksa beni taşımayı mı düşünüyorsun?”
Karınca gülümsedi.
“Henüz değil. Seni anlamaya çalışıyorum.”
Buğday şaşırdı.
“Anlaşılacak ne var? Ben büyüdüm. Yakında biçileceğim.”
Karınca başını salladı.
“Sen yalnızca büyüdüğünü sanıyorsun. Oysa seni büyüten yalnızca sen değilsin.”
Buğday biraz alındı.
“Tohum bendim. Kök bendim. Başak bendim.”
Karınca, toprağı işaret etti.
“Peki seni tutan kim?”
Buğday sustu.
“Güneş olmasaydı?”
Buğday cevap veremedi.
“Ya yağmur yağmasaydı?”
Başak hafifçe eğildi.
“Rüzgâr seni sallamasaydı sapın güçlenir miydi? Topraktaki solucanlar toprağı havalandırmasaydı köklerin rahat nefes alabilir miydi? Arılar, böcekler, kuşlar, bakteriler ve mantarlar olmasaydı bu tarla aynı tarla olur muydu?”
Buğday uzun süre düşündü.
İlk kez yalnız olmadığını fark ediyordu.
Tam o sırada tarlaya bir biçerdöver girdi. Başaklar tek tek kesilmeye başladı. Karınca ise telaş etmiyordu. Çünkü biliyordu ki her yıl olduğu gibi yine birkaç başak yere düşecek, birkaç tohum toprağa karışacak, birkaç tanesi de onun yuvasına gidecekti.
Hasat bittiğinde, karınca yuvasına yalnızca ihtiyacı kadar buğday taşıdı.
Genç bir karınca merakla sordu:
“Neden daha fazlasını toplamıyoruz? Kış uzun sürecek.”
Yaşlı karınca küçük taneyi gösterdi.
“Doğada her şey kıvamla yaşar.”
“Kıvam ne demek?”
“İhtiyacından azı seni zayıflatır. Fazlası ise başkasının hakkını azaltır.”
Genç karınca etrafına baktı.
Gerçekten de yerde kalan taneleri serçeler topluyordu. Bir kısmını fareler götürüyordu. Bazıları toprağa karışıp gelecek yılın başaklarına dönüşecekti.
Yaşlı karınca devam etti:
“Eğer biz hepsini toplarsak kuşlar aç kalır. Kuşlar azalırsa zararlı böcekler çoğalır. Böcekler çoğalırsa ekin zarar görür. Ekin azalınca biz de aç kalırız.”
Genç karınca şaşkınlıkla sordu:
“Demek ki başkasını korumak aslında kendimizi korumakmış.”
Yaşlı karınca gülümsedi.
“İşte buna ekosistem denir. Hiçbir canlı yalnız yaşamaz.”
O gün genç karınca önemli bir ders öğrendi.
Doğada büyüklük güçten gelmiyordu; uyumdan geliyordu.
Bir buğday tanesi tek başına ekmek olamazdı. Toprak, su, güneş, rüzgâr ve sayısız görünmeyen canlıyla birlikte anlam kazanıyordu. Bir karınca da tek başına güçlü değildi; kolonisiyle, toprağıyla ve çevresindeki yaşamla birlikte ayakta duruyordu.
Doğa, hiçbir canlıya sınırsız alma hakkı vermemişti. Herkese yalnızca kıvamını bulma sorumluluğu vermişti.
O günden sonra genç karınca, her taşıdığı buğday tanesine yalnızca yiyecek olarak bakmadı. Onu, görünmeyen binlerce emeğin ortak ürünü olarak gördü.
Ve anladı ki: Bir ekosistemi ayakta tutan şey, en güçlü canlının çok alması değil; her canlının kıvamında almasıdır. Çünkü doğada denge bozulduğunda önce bolluk azalır, ardından huzur.
Kıvam korunduğunda ise yalnız tarlalar değil, bütün hayat bereketlenir.
Bir yanıt yazın